ataturk-beni -hatirlayiniz

Milliyetçilik ırkların üstünlüğüne dayalı, insanları bölüp parçalayan ilkel bir unsur mudur? Ya da insanları çağlar boyu “toplumsal anomiye” sürüklenmekten koruyan, tarihle bugün arasında köprü kurarak kimlik / varlık tanımlaması yapılmasını sağlayan evrensel bir unsur mudur?

Latincede natio kavramı dilimizde iki kelime ile günlük kullanımda karşılığını bulmaktadır: Arapça bir kelime olan “millet” ve aynı anlamda Türkçe bir kelime olan “ulus”. Millet kelimesi Arapçada iki anlamda kullanılmaktadır: din topluluğu ve bir amaç etrafında birleşen insanlar topluluğu. Medine Anayasası’nın ilk iki maddesi örneğinde olduğu gibi bu anlamlardan ikincisi birinci anlamı kapsamaktadır. (1)

Millet tanımlamasına iki ayrı görüşün yaklaşımı şöyledir:

Ziya Gökalp: “Dilce, dince, ahlâkça ve bediiyatça (estetik ve güzel sanatta) müşterek olan, yani aynı terbiyeyi almış fertlerden mürekkep bulunan bir zümre.”

Yusuf Akçura ise: “Irk ve birliğin esasen birliğinden dolayı içtimai vicdanında birlik hâsıl olmuş bir cemiyet-i beşeriyedir.”

Millet–Ulus / Milliyetçilik–Ulusçuluk tanımlamaları üzerine dünya literatüründe önemli eserler vermiş isimlerin başında ise hiç şüphesiz Anthony Smith, Ernest Gellner, Benedict Anderson, Eric Hobsbawn gelmektedir. Literatürün milliyetçilik üzerine temel yaklaşımı kavramın modern olup olmaması ve evrenselliği üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bu temel tartışmaları bir analizle karşılaştıran ve bu karşılaştırmalar sonucunda bize yetkin bir tanım sunan dünyaca ünlü sosyolog Anthony Smith, Ulusların Etnik Kökeni adlı eserinde şu önemli soruları soruyor:

“Neden insanlar ülkeleri için canlarını feda eder? Neden kendilerini böylesine güçlü bir şekilde ulusal; yani milli kimlikleriyle tanımlarlar? Ulusal karakter ve milliyetçilik evrensel midir? Veya ulus tamamen modern bir olgu ve tamamen modern toplumsal koşulların bir ürünü müdür? Ve ne şekilde kullanırsak kullanalım “ulus” ve “ulusal kimlik” kavramlarıyla ne demek istiyoruz?”

Aynı isimli eserde çalışma yöntemini ise şöyle belirliyor: “Bu çalışma temel bir konuya –ulusun modern bir olgu olması veya olmamasına– odaklanarak bu sorulara cevap arar. Bu husus kaçınılmaz olarak, tarihsel kayıtların, daha genel açıklayıcı bir çerçevede sunduğu ve çoğunun milliyetçi bağ ve duyguya dair delilleri toplamak için milliyetçiliğin başlangıç noktası olarak (18. yy sonlarını) aldığı dönemlerin çok daha gerilerine dönme şansı tanır. Bu genel çerçeveler tarihsel ve sosyolojiktir.”

Smith millet-ulus/milliyetçilik kavramları için sözü edilen eserde iki akademik görüşü gündemine alır:

ModernistlerPrimordialistler:

Modernistler bu perspektif ulusun, toplum ve tarih mozaiğinde bulunan doğal ve gerekli bir unsur olmadığını; kapitalizmin, bürokrasi ve seküler faydacılık gibi modern gelişmelerin ürünü, yani tamamen modern bir olgu olduğunu öne sürmektedir. Milliyetçiliğin çağdaş koşullara bütünüyle uyum sağlamış olmasından dolayı, ulus bugün yaygın bir şekilde var olsa bile, aslında kökleri ne insan doğasında ne de tarihte olan, gerçekten de koşullara bağlı bir olgudur. Bu iddia ulusun ve milliyetçiliğin neredeyse kesine yakın bir şekilde 18. yy’ın ikinci yarısında –biraz daha erken ya da geç olabilir– başladığını, Antik Çağ’daki ya da Orta Çağ’daki bunlara benzer gibi görünen şeylerin tamamen rastlantı ve istisna olarak anlaşılması gerektiğini öne sürerek devam eder. Yöntemsel bakımdan da bu görüş, hem ulusun yakın geçmişteki yaygın varlığını hem de modern öncesinde olmamasını, modern endüstriyel uygarlıklarla onları önceleyen tarıma dayalı uygarlıklar arasındaki büyük farklılıklarla karşılıklı olarak bağlantılı bir şekilde aldığı için, ulus ve milliyetçilik çalışmaları açısından hareket noktasını modernliğin koşulları ve süreçleri içinde tanımlar.

Basit anlamda modernlik (modern koşullar kompleksi) hiçbir şekilde ulusal kimliği gerçekleştirmenin bir yolu değildir, ne kadar dolaylı olursa olsun onun ürünü değildir; ulus ve milliyetçilik, modernlik ve modern uygarlıkla karşılıklı bir ilişki içindedir ve bu ana gövdeden ayrılan bir daldır.

Modernistler bir bakıma haklıdırlar. Batı Avrupa’da belli bir ulusal duyguya 15. yy’ın sonu ve 16. yy’da rastlanırken, ideoloji ve hareket olarak milliyetçilik 18. yy’ın sonunda ortaya çıkan bir olgudur. Ulus-Devlet de siyasal bir norm olarak moderndir. Eğer Avrupa devletler sistemi 1648 yılındaki Vestfalya Antlaşması’yla ortaya çıktıysa, 19. yy’a kadar bu devletler “ulus-devlet”e dönüşmeye başlamamış, dolayısıyla ulus-devlet sistemi meydana gelmemiştir. Bu bağlamda ulus ve ulusal karakterin modern olduğu görülecektir.

Bu görüşle ilgili güçlükler de vardır. Çünkü Yunanlıların ve Romalıların kendi kültürlerini paylaşmayan ve kendi kent-devletlerinden gelmeyen halklara ve Antik Mısırlıların Nübyelilere ve Asyalılara bakışı ile Mezopotamya kültüründen ve İncil’den kaynaklanan ayrımlar gibi modern ulusal kimlik karakter fikrine ilişkin şaşırtıcı paralellikleri modern öncesinde, hatta antik dünyada bile buluyoruz. Yine antik dünyada milliyetçiliğe benzer hareketlere rastlıyoruz (Pers yayılmasına karşı İyonya direnişi veya Sezar’ın seferine karşı Gal direnişi gibi milliyetçi hareketleri görüyoruz).

“O halde, ulusları ve milliyetçiliği tamamen modern olgular olarak değerlendirmekte haklı mıyız” sorusuyla devam ediyor Smith:

“Primordialist görüş: Dil, din, ırk, etnisite ve toprağa dayalı primordialist bağların önemi üzerine Edward Shils’in çalışmasından yola çıkarak bu görüşü savunanlar etnik toplulukların ve ulusların, tarihin doğal birimleri ve insan deneyiminin bütünleştirici unsurları olduğunu iddia ederler. Bu önermenin sosyo-biyolojik versiyonu, etnisitenin kan bağının uzantısı olduğunu ve kan bağının da hayatta kalma mücadelesi olduğunu vurgular. Aynı görüş açısından sosyolojik versiyonları; dili, dini, ırkı, etnisiteyi ve toprağı tarih boyunca ortak amaca sahip insan gruplarını örgütleyen temel ilke ve bağlar olarak değerlendirmiştir.”

Anthony Smith’in bu görüşe (Primordialist) eleştirisi ise şöyle:

“Kolektif kültürel bağların ve duyguların Antik Çağ’dan beri var olduğuna işaret ettiklerinde, iddiaları bunları açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Bu görüşün aidiyet ihtiyacı veya dinsel topluluk gibi (ki bunu doğal olarak evrensel bulmuyor Smith) insan karakteristiklerine atıf yaptıklarında, bu iddia edilen ihtiyaçlarla ulusların ve milliyetçiliğin oluşumu, onun varlığı arasında yeterli bağ yoktur.”

Smith, daha aynı eserde (Ulusların Etnik Kökeni) bu bağı kendi kurarak ve geniş toplumsal süreçlerdeki rolleriyle birlikte sembolizm ve mitolojiyi merkeze koyan bir tanım yapıyor ve çalışmasının amacını ise, “Modern ulusların etnik kökenlerine ve temellerine uzanmak ve böylece modernist yaklaşımın yeni bir şeklini sunmak istiyorum,” şeklinde özetliyor.

Literatürde büyük önem arz eden bu analizi yaparken Smith başlangıçta “ethnie” kavramını kullanıyor ve nedenini şöyle açıklıyor:

“Modern ulusal birimler ve duygularla önceki dönemlerin kültürel birimleri ve duyguları arasındaki benzerlikler ve farklılıkları ortaya koyacak bir analize ihtiyaç duyulmaktadır. Ben bu amaçla ethnie kavramını kullanacağım. Böyle bir analiz için biçim, kimlik, mit, sembol ve iletişimle ilgili kodlar da çok önemlidir. İngilizcede etnik grup ya da topluluk kavramını karşılayan bir terim yoktur. Belirsiz bir şekilde ‘halk’ önerilir bazen. Yunancada çeşitli kullanım içimleri var etniğin; arkadaş takımı, insan kalabalığı, arı kovanı, kuş sürüsü… Platon’da haberciler kastı gibi belli bir kast ve son olarak pagan anlamında kullanılıyor.”

Smith bu tanımlarda, “Ortak payda aynı klan ya da kabileye bağlı olmaları gerekmeyen birlikte hareket eden veya yaşayan bir grup hayvan ya da insan düşüncesi ile oluşur,” ifadesini kullanıyor. Bu ifade aynı zamanda “İbrahim’in milleti” konusuna da bir anlamda açıklık getiriyor diyebiliriz. Belirli bir din, belirli bir kabile ya da klan, ethnie merkezinde durmuyor.

Anthony Smith’e ait ve konu üzerine çalışma yapan pek çok sosyoloğun neredeyse eserlerinin tamamında temel bir formül gibi referans olarak gösterdikleri “etnik olabilmenin 6 vasfı” ise şu şekilde belirtilmektedir:

1- Ortak bir isim

2- Köken konusunda ortak bir mit

3- Ortak bir tarih

4- Belirgin ortak bir kültür

5- Belirli bir coğrafyada kurulan bir bağ

6- Dayanışma duygusu

Smith’in konu üzerine dikkate değer bazı tespitleri ise şöyle:

“Etnisite büyük ölçüde mitsel ve sembolik bir karakterde olduğu için ve mit, sembol, bellek ve değerler çok yavaş değişen faaliyetlerin ve yapıntıların biçimleri ve üslupları tarafından aktarıldığı için, ethnie bir kere oluştuktan sonra, içerisinde toplumsal ve kültürel süreçlerin ortaya çıkacağı ve her türlü koşulun baskının etkileyeceği kalıplar yaratarak, nesiller hatta yüzyıllar boyunca varlığını sürdürme, normal şekilde değişen koşullar (soykırımlar olağandışı koşullar niteliğindedir) altında benzersiz süreklilik gösterme eğilimindedir.”

“Etnik semboller sınır muhafızlarıdır.”

“Etnik için kültürel özgüllük, yani karşılaştırılamaz olmak önemlidir. Tarihsel bağlam ve kültür bir halka hem içte kendini hem dışardakilerin gözünde kendini tanımlatır.” Smith’in bu tespiti Atatürk’ün, “Biz Türkiye Cumhuriyetini kültür üzerine inşa ettik,” tanımlamasına bir anlamda açıklık getiriyor.

“Etnik mitler iletişim ve hareketlilik için yetenekli türler içinde aktarılır. Bu ifade ethnie’nin evrensel olduğu ve türe (insana) kendini öncelediği, insanı yeteneği ölçüsünde kendine taşıyıcı olarak seçtiği ve seçilemeyen türün ise